Ludwig Van Beethoven
30/8/2007 -Kategori: Alman Besteciler
(16 Aralık (?) 1770’de Bonn’da doğmuş 26 Mart 1827’de Viyana’da ölmüştür).
Gariptir ama, büyük şahsiyetler günümüze ne kadar yakın olursa, hayatları bize o nispette efsanevi görünmektedir. Beethoven hakkında da o kadar çok fıkra, rivayet ve romanvari hikayeler söylenmiştir ki, onun asıl şahsiyeti ve karakteri, edebi hayalperestliğin keşif perdesi altında kaybolmuştur. Sevgiden doğan bir ihtimamla ve hiçbir emekten çekinmeksizin en ufak teferruata kadar yapılan yorucu ilmi araştırmalar, onun hayatında meçhul kalan bütün hususları aydınlatmışsa da bu durum hala devam etmektedir. Hala harikulade güzel bir eser olan SONATA QUASİ UNA FANTASİA hakkında AY IŞIĞI ile ilgili hayaller kurulur, “kaybolan kuruş yüzünden duyulan hiddetin“ gürültülü tasviri yapılır ve hala “Titan“ Beethoven’dan söz edilir.
Yaşama sevincini tattığı Bonn’da geçen çocukluk hayatı bile, mutad olarak anlatıldığı tarzdan farklıdır. O sırada, müzikli piyesleriyle tanınan Neefe Beethoven’in başta gelen hocası oldu ve onun dikkatini Bach’ın eserleri üzerine çekti. Böylece Beethoven’in gerek tabiatı, gerekse besteciliğinin temeli bu gençlik çağında atıldı. Renania halkına mahsus canlılığını hiçbir zaman kaybetmedi. Bonn’da kendisini gören Haydn’ın tavsiyesi üzerine Mozart’ın talebesi olmak gayesiyle Viyana’ya gitti. Fakat annesinin ölümü bu teşebbüsün gerçekleşmesine engel oldu. İkinci defa Viyana’ya gidişinde ise Mozart ölmüştü. Haydn genç Beethoven’e rehber olmak vazifesini üzerine aldı. Lakin onun asıl hocası, füg tekniğiyle anılan Albrechtsberger oldu. Beethoven’e Ren sahilindeki memleketine bir daha dönmek nasip olmadı; Viyana’da kaldı. Tabiati haliyle insanlar arasına katılmayı ve hoş sohpetliği seven Beethoven’in hayatta yalnız kalması, önüne geçilemeyeceği anlaşılan sağırlığının gittikçe artması ve babalık yaptığı yeğeni yüzünden duyduğu derin üzüntüler hayatı üzerine bir gölge teşkil ediyordu. Fakat yaratıcılığı ile kendini insanlığa karşı borçlu ve vazifeli sayan Beethoven, bir zaman için kafasında beliren hayatına son verme düşüncesinden kendini uzaklaştırdı. Bu hareketi, onun asil tabiyatlı olduğunu ifade eder. O yüzdendir ki, büyük bir mesuliyet duygusu içinde fikri ve ahlaki prensiplerinden bütün hayatı boyunca hiçbir zaman ayrılmamıştır. HEİLİGENSTADT VASİYETNAMESİ diye anılan yazısı bunu ispat eden bir vesikadır.
Beethoven’in bu karakterini eserleri aksettirmektedir. Çünkü
Onun sanatı, şahsi itiraflarının tesiri altındadır. Onun sanatı ile, XIX. yy’ın başlangıcına rastlayan yeni bir devrin kapısı açılmıştır. Bu dönüm noktasında, mevcut nizamdan ayrılan, yeni bir nizam arayan insan tek bir fert olarak Tanrı, zaman veya keder dediğimiz kuvvetlerin karşısına kendi iddia ve sorularıyla çıkıyor. Bu gidişin derin izlerini taşıyan asrın sanattaki ifadesinin esasını, büyüklüğünü ve trajik mahiyetini doğru olarak anlamak istiyorsak, bu keyfiyeti iyice göz önünde tutmalıyız. Beethoven’in tarihi durumunu da bu gidiş tayin etmiştir. Haydn’ın sanatı, sosyal bir topluluk ve nizam içinde kökleşmiş bulunuyordu. Beethoven’in sadece 9 senfoni yazması bile bu durumu açıkça göstermektedir. Bunlardan bilhassa ikisi (biri onun tabiata bağlılığının delili olan 6. pastoral senfonisi ve diğeri, Schiller’in “Neşeye Od’unu“ bitiş korosu olarak kullandığı 9. senfonisidir) kendinden sonraki gelişme sahasını ihata etmektedir. Piyanonun yeni ifade imkanlarının keşfi (mesela piyano sonatlarında), yaylı sazlar kuvartetlerinin developman kısımlarında yeni şekillendirme unsurlarının ihdası, çok sayıda kontrpuvan tekniğinden faydalanan son eserlerinde beliren yeni form prensipleri etrafındaki teşebbüsler, müzikle büyük insani ve yapıcı fikirlerin birleştirilmesi gibi hareketler, yaratıcı yeni bir ışık altında gösteren unsurlardır.
Bizce onun büyüklüğünü ve yüceliğini katiyetle tayin eden, umumi rağbete mazhar olan popüler eserlerden ziyade, çağdaş taraftarlarının bile anlamayarak reddettiği ve bizim de kısmen henüz çözemediğimiz “SON“ Beethoven devrinin eserleridir. O zamanki Beethoven, Haydn’a yakın olan ilk yaratma devrinin çekici güzelliğini terkederek, eskiden beri “orta devir“ denilen meşhur sonat, senfoni ve oda müziği eserlerindeki trajik ve şiddetli ifade tezahürlerinden sonra, vakitsiz gelen ihtiyarlığın saf ve halis ifadesini bulmuştu. Beethoven, ahlaki olgunluğunu ve insanlığı eserlerinde dile getirmiş bir sanatkardı.
Şair E.Th. A. Hoffmann, çağdaşı Beethoven için “Romantik“ tabirini kullanmıştı. Beethoven’in açtığı asrın bütün yaratıcı sanatkarlarının onu örnek alarak hareket ettiği düşünülürse, Hoffmann’ın bu tabiri yanlış değildir. Schubert’ten Bruckner’e, Schumann ile Brahms’tan Reger’e, Berlioz ve Liszt’ten Strauss’a kadar uzayan, Wagner ve Pfitzner’de, hatta nihayet Bartok’da şekil alan bir gelişme bu BEETHOVENCİLİK’te toplanabilir ki, sanatlar arasındaki sınırları aşarak aynı asrın genç şairlerini de coşturmuş ve yaratıcı hamlelerle teşvik etmiştir. Böylece Beethoven’in kendi şahsiyetinde pek manalı bir şekilde nöbet değiştiren iki devir arasında mutavassıt bir mevkide bulunmaktadır.
Kalıcı Bağlantı
Johann Sebastian Bach
30/8/2007 -Kategori: Alman Besteciler
(1685-1750)
Soyları uzun ömürlü ailelerde, bir gün doğa, öyle bir insan yaratır ki, bu insan, hem bütün atalarının özelliklerini kendinde birleştirmiş, hem de o ana kadar dağınık ve tohum halinde kalan yetenekleri kişiliğinde olgunlaştırmış bulunsun. Bach'lar gibi kuşaklar boyunca, kesilmeden süregelen çok kollu bir müzisyenler soyu dünyada ender görülmüş, hayret verici bir olaydır.
Tarihin bize öğrettiğine göre, bu köklü ailenin atası Hans Bach oğlu Weit Bach, Almanya'nın Thüringen bölgesinde bir değirmenci müzisyenmiş. O'nun en büyük tutkusu, değirmeni dönerken gitar çalmak ve şarkı söylemekmiş. Oğlu Hans Bach, hem dokumacı hem de iyi bir müzisyenmiş. O'nun da üç çocuğunun hepsi müzisyen olmuşlar. Bunlardan bir tanesi Anbrosius Bach ve eşi Elizabeth'in yedisi erkek ve ikisi kız olmak üzere dokuz çocuğu olmuştur. İşte bu ailenin son çocuğu olan Johann Sebastian Bach, 21 Mart 1685 günü Almanya'nın Eisennach ilçesinde gözlerini dünyaya açmıştır.
Ünlü Bach, öyle bir aile soyundan geldi ki, tümünün müzik içgüdüsü, sanat sevgisi ve müzik yaratıcılığı hep onda toplanmıştı. Doğduğu güne kadar üç kuşak, yani 200 yıl müzisyen yetiştiren bu ailenin en yeteneklisi, doğduğu zaman küçük, fakat sonra dünyada "Büyük Bach" diye anılacak olan Johann Sebastian Bach'tır.
Gözlerini müzikle açan minicik Bach, daha 5-6 aylıkken org ve piyano arasında emeklemiş, yürümeye başladıktan sonra da ilk işi bir piyanonun önüne oturmak olmuştu. Büyüdükçe babasının öğüt ve etk,ileri kendi çabasıyla durmadan gelişiyordu.
Küçük Bach, çocukluğundan gençlik yaşlarına kadar hep Eisenach ilçesinde yaşadı; doğduğu ev hala müze olarak durmaktadır. İlk yıllarda evinin küçük bahçesinde oynar, başını göklere kaldırarak doğayı seyreder, gökyüzünde dalga dalga yürüyen koyu bulut yığınlarını seyre dalardı. Öykülerle içli dışlı olan bu kent, bölge müzisyenlerinin de bir yurduydu. O'nun körpe ruhuna örneklik edebilecek her şey burada müzikle yoğrulmuştu.
Ataları Weit Bach'tan büyük Bach'a gelinceye kadar ailenin bütün bireyleri hep müzisyen olmuşlardır. Bunlar her sene belli bir günde aile toplantısı yaparlar ve bazen sayıları 120'ye kadar ulaşır. Bu sevinçli günde şarkı ve çalgılarla müzik bayramı yaparlar, içlernden yetişmiş bestecilerin meydana getirdikleri eserler söylenir, çalınır ve notaları bir mahzende saklanırmış.
Küçük Bach'ın saray müzik öğretmeni ve kemancısı olan babası, ona ilk müzik öğretmeni oldu. Fakat annesi 1694'te ve babası da 1695'te ölünce Bach, 10 yaşında öksüz kaldı. Ohrdruf kentinde orgçu olan ağabeyi Christoph'a sığındı ve orgu ondan öğrendi. İlkokulu pekiyi derecede bitiren, üstün müzik yeteneği ve iyi huylarıyla başta okul müdürü olmak üzere, sınıf öğretmenleri ve arkadaşları tarafından çok sevilen iyi kalpli küçük Bach, o şehirde liseye yazıldı.
Müziğe büyük bir istek ve hırsla sarıldı. Hızlı nota yazıyor ve bir usta gibi piyano çalıyordu.
Ağabeyi, her nedense onu bu hızlı ilerlemesini kıskandı ve müzikle fazla uğraşmasını istemedi. Bu yüzden eski ustaların nota albümlerini ondan saklayarak kafesli bir dolabın içine koymuştu. Bach, kitap dolabını örten kafesin aralığından albümleri almayı başarabildi. Bu notaları gece herkes uyurken 6 ay içinde kopya etti. Fakat bunun farkına varan ağabeyi, notaları elinden aldı ama baş döndürücü kuvvetli bir belleği olan Bach, onların yüzde seksenini aklında tutmuştur.
Bach,15 yaşına gelince liseden ayrıldı ve Lüneburg'a gelir gelmez hemen, ender bulunan çok güzel soprano sesiyle bir koroda şarkı söylemeye başladı. Ayrıca burada ünlü bir orgcu G. Boehm'den ders aldı ve kısa zamanda öğretmenini geride bıraktı. Buradaki kilisede yaşından umulyacak bir ustalıkla org çalmaya başladı. Klasik öğrenimi bitince Bach, Weimer'daki bir konserde O'nu dinleyen ve genç besteciyi pek seven Prens Leopold, kendisini saraydaki müzisyenler arasına aldı ve saray orkestrasında başkemancılığa, iyi bir ödenekle atandı.
Orgculuk mesleğine 18 yaşında başlamış bulunuyordu. O şehirde ilk kez okullar arası bir koro yetiştirmek ve yönetmek işi O'na verildi. Çalışkan Bach, bütün görevlerde kendine özgü karakteristik kişiliğiyle her şeye egemen oldu. Böylece yaratıcı dehasına teşkilatçı bir deha da katılmış bulunuyordu. Piyanocuların prensi ve orgcuların kralı olduğunu herkes, hatta düşmanları bile kabul ediyordu. Avrupa'da ünü o kadar çok yayılmıştı ki, Fransa'nın kral orgcusu L. Marchand, Bach'la bir müzik yarışması için Dresden iline geldiyse de, ağır bir yenilgiden korkarak ve kimseye bir şey söylemeksizin, sessizce oradan uzaklaşmıştır.
Bach, sanat gezileri sırasında bir gün Berlin'e de uğramıştı. Bunu duyan Büyük Kral II. Friederich, saraydaki orkestrasında flüt partisini çalarken birden durmuş, yüksek sesle "Büyük Bach geldi" diye ayağa kalkmış ve O'nu gezi elbisesiyle yanına almaktan onur duyduğunu söylemiştir.
1707 yılında henüz 22 yaşındayken, amcasının kızı Maria ile evlendi. Bu ilk eşinden 8, ilk eşi Maria yaşamını yitirdikten sonra, 1721'de evlendiği genç ve güzel sesli müzisyen bir kız olan ikinci eşi Anna Magdelena'dan da 12 olmak üzere toplam 20 çocuğu dünyaya geldi. Yediden yetmişe kadar müzisyen olan Bach ailesi, eskiden olduğu gibi, sık sık biraraya toplanır, kendi aralarında konserler düzenlerlerdi. Bu konserleri Bach yönetirdi.
18. yüzyılın başlangıcına kadar Almanya'da ne din, ne orkestra ve ne de opera müziği alnında adları yüzyılları aşmış ve günümüze kadar gelmiş büyük müzisyenlere tesadüf edilemezdi. Ancak Johann Sebastian Bach ve G.F. Handel iledir ki, Almanya, Avrupa'nın birinci sınıf müzik kültürü olan uluslar arasında yerini almıştır...
Kalıcı Bağlantı