Ludwig Van Beethoven
30/8/2007 -Kategori: Alman Besteciler
(16 Aralık (?) 1770’de Bonn’da doğmuş 26 Mart 1827’de Viyana’da ölmüştür).
Gariptir ama, büyük şahsiyetler günümüze ne kadar yakın olursa, hayatları bize o nispette efsanevi görünmektedir. Beethoven hakkında da o kadar çok fıkra, rivayet ve romanvari hikayeler söylenmiştir ki, onun asıl şahsiyeti ve karakteri, edebi hayalperestliğin keşif perdesi altında kaybolmuştur. Sevgiden doğan bir ihtimamla ve hiçbir emekten çekinmeksizin en ufak teferruata kadar yapılan yorucu ilmi araştırmalar, onun hayatında meçhul kalan bütün hususları aydınlatmışsa da bu durum hala devam etmektedir. Hala harikulade güzel bir eser olan SONATA QUASİ UNA FANTASİA hakkında AY IŞIĞI ile ilgili hayaller kurulur, “kaybolan kuruş yüzünden duyulan hiddetin“ gürültülü tasviri yapılır ve hala “Titan“ Beethoven’dan söz edilir.
Yaşama sevincini tattığı Bonn’da geçen çocukluk hayatı bile, mutad olarak anlatıldığı tarzdan farklıdır. O sırada, müzikli piyesleriyle tanınan Neefe Beethoven’in başta gelen hocası oldu ve onun dikkatini Bach’ın eserleri üzerine çekti. Böylece Beethoven’in gerek tabiatı, gerekse besteciliğinin temeli bu gençlik çağında atıldı. Renania halkına mahsus canlılığını hiçbir zaman kaybetmedi. Bonn’da kendisini gören Haydn’ın tavsiyesi üzerine Mozart’ın talebesi olmak gayesiyle Viyana’ya gitti. Fakat annesinin ölümü bu teşebbüsün gerçekleşmesine engel oldu. İkinci defa Viyana’ya gidişinde ise Mozart ölmüştü. Haydn genç Beethoven’e rehber olmak vazifesini üzerine aldı. Lakin onun asıl hocası, füg tekniğiyle anılan Albrechtsberger oldu. Beethoven’e Ren sahilindeki memleketine bir daha dönmek nasip olmadı; Viyana’da kaldı. Tabiati haliyle insanlar arasına katılmayı ve hoş sohpetliği seven Beethoven’in hayatta yalnız kalması, önüne geçilemeyeceği anlaşılan sağırlığının gittikçe artması ve babalık yaptığı yeğeni yüzünden duyduğu derin üzüntüler hayatı üzerine bir gölge teşkil ediyordu. Fakat yaratıcılığı ile kendini insanlığa karşı borçlu ve vazifeli sayan Beethoven, bir zaman için kafasında beliren hayatına son verme düşüncesinden kendini uzaklaştırdı. Bu hareketi, onun asil tabiyatlı olduğunu ifade eder. O yüzdendir ki, büyük bir mesuliyet duygusu içinde fikri ve ahlaki prensiplerinden bütün hayatı boyunca hiçbir zaman ayrılmamıştır. HEİLİGENSTADT VASİYETNAMESİ diye anılan yazısı bunu ispat eden bir vesikadır.
Beethoven’in bu karakterini eserleri aksettirmektedir. Çünkü
Onun sanatı, şahsi itiraflarının tesiri altındadır. Onun sanatı ile, XIX. yy’ın başlangıcına rastlayan yeni bir devrin kapısı açılmıştır. Bu dönüm noktasında, mevcut nizamdan ayrılan, yeni bir nizam arayan insan tek bir fert olarak Tanrı, zaman veya keder dediğimiz kuvvetlerin karşısına kendi iddia ve sorularıyla çıkıyor. Bu gidişin derin izlerini taşıyan asrın sanattaki ifadesinin esasını, büyüklüğünü ve trajik mahiyetini doğru olarak anlamak istiyorsak, bu keyfiyeti iyice göz önünde tutmalıyız. Beethoven’in tarihi durumunu da bu gidiş tayin etmiştir. Haydn’ın sanatı, sosyal bir topluluk ve nizam içinde kökleşmiş bulunuyordu. Beethoven’in sadece 9 senfoni yazması bile bu durumu açıkça göstermektedir. Bunlardan bilhassa ikisi (biri onun tabiata bağlılığının delili olan 6. pastoral senfonisi ve diğeri, Schiller’in “Neşeye Od’unu“ bitiş korosu olarak kullandığı 9. senfonisidir) kendinden sonraki gelişme sahasını ihata etmektedir. Piyanonun yeni ifade imkanlarının keşfi (mesela piyano sonatlarında), yaylı sazlar kuvartetlerinin developman kısımlarında yeni şekillendirme unsurlarının ihdası, çok sayıda kontrpuvan tekniğinden faydalanan son eserlerinde beliren yeni form prensipleri etrafındaki teşebbüsler, müzikle büyük insani ve yapıcı fikirlerin birleştirilmesi gibi hareketler, yaratıcı yeni bir ışık altında gösteren unsurlardır.
Bizce onun büyüklüğünü ve yüceliğini katiyetle tayin eden, umumi rağbete mazhar olan popüler eserlerden ziyade, çağdaş taraftarlarının bile anlamayarak reddettiği ve bizim de kısmen henüz çözemediğimiz “SON“ Beethoven devrinin eserleridir. O zamanki Beethoven, Haydn’a yakın olan ilk yaratma devrinin çekici güzelliğini terkederek, eskiden beri “orta devir“ denilen meşhur sonat, senfoni ve oda müziği eserlerindeki trajik ve şiddetli ifade tezahürlerinden sonra, vakitsiz gelen ihtiyarlığın saf ve halis ifadesini bulmuştu. Beethoven, ahlaki olgunluğunu ve insanlığı eserlerinde dile getirmiş bir sanatkardı.
Şair E.Th. A. Hoffmann, çağdaşı Beethoven için “Romantik“ tabirini kullanmıştı. Beethoven’in açtığı asrın bütün yaratıcı sanatkarlarının onu örnek alarak hareket ettiği düşünülürse, Hoffmann’ın bu tabiri yanlış değildir. Schubert’ten Bruckner’e, Schumann ile Brahms’tan Reger’e, Berlioz ve Liszt’ten Strauss’a kadar uzayan, Wagner ve Pfitzner’de, hatta nihayet Bartok’da şekil alan bir gelişme bu BEETHOVENCİLİK’te toplanabilir ki, sanatlar arasındaki sınırları aşarak aynı asrın genç şairlerini de coşturmuş ve yaratıcı hamlelerle teşvik etmiştir. Böylece Beethoven’in kendi şahsiyetinde pek manalı bir şekilde nöbet değiştiren iki devir arasında mutavassıt bir mevkide bulunmaktadır.
Kalıcı Bağlantı
Claude Debussy
30/8/2007 -Kategori: Fransiz Besteciler
(22 Ağustos 1862 yılında St.-Germain-en-Laye’de doğmuş, 26 Mart 1918 yılında Paris’te ölmüştür).
Claude Achille Debussy’nin hayatını incelediğimiz zaman gözümüzün önüne, Wagner hayranlığı ile Wagner düşmanlığının çarpıştığı, edebiyat alanında yeni fikirlerin ortaya atıldığı, ressamlıkta cüretli hamlelerin yapıldığı, yüzyılımızın başlangıcından önceki Paris gelir. Orada, meşhur Paris Konservatuarındaki meşhur hocalarını ve meşhur olmayan arkadaşlarını fikirleriyle bazan yıldıran, istikbal hakkında beslediği hülyalar içinde mestolan, geçmişi idrak eden ve geleceğin teşhisini koyan, Wagner’e düşkün genç Debussy’yi görürüz. Debussy, kendine ve ileride Paris’te gerçekleştireceği fikirlerine Roma’da çekidüzen vermeye çalıştı. Fakat Paris daima onun manevi yurdu olarak kaldı. Seine nehri üzerindeki geniş ve güzel köprüleri ve havası teshir edici renklerle dolu olan bu şehirde yaratıcılığına ilham veren atmosferi buldu.
Sevgi ile bağlandığı ideali olan Wagner’den ayrılırken tutacağı yolu müzisyenler arasında bulamadı. Wagner taraftarı şair Mallarmé’nin evinde sanat hareketlerini, “Empresyonizm” denilen görüş ve yaratma tarzına doğru geliştiren edebiyatçılar ve ressamlarla arkadaşlık etti. Fikir mübadelesi yapmak, diğer sanatların problemleri üzerinde derinleşmek suretiyle müzikteki yeni ifade imkanlarına erişti, renkleri ses haline getirdi.
“L’aprésmidi d’un Faune” (bir tabiat ilahının öğleden sonrası” adlı senfonik poeminin ilk çalınışı, tarihi bir hadise oldu. Couperin, Rameau ve nihayet romantik besteci Berlioz’da belirmiş olan Fransız müziğinin özü birden tekrar göründü. Hafif fırça darbelerinden çıkan hassas renklerden, zarif intibalardan ve ses şekline dökülen tablolardan, geçmişi deviren ve buna rağmen düzenli olan yeni akor sütunları, melodik gidişler ve enstrümantasyon hünerleri meydana gelmişti. Sanatlar arasındaki sınırların yerleri değiştirilmiş gibiydi. Ressamlar seslerden, şairler tınlayışlardan, müzisyenler renklerden söz ediyordu.
Bu durum karşısında Debussy’nin edebiyata meyletmesi zaruridir. Ilk önce “Ariettes oubliées” (unutulmuş küçük ariyalar) meydana getirdi. Daha sonra Verlaine’in sözleri ve Baudelaire’in şiirleri üzerine “Fétes galantes” (zarif şenlikler), kendi fikirleri üzerine “Deux Proses Iyriques” (iki lirik nesir) besteledi. Nihayet Maeterlinck’in “Pelléas et Mélisande” piyesinden yeni bir müzikli dram yarattı. Parisliler ıslık çalarak ve alay ederek bu eseri kötülerken müzikli tiyatro tarihinde önemli bir olaya şahit olduklarının farkında değildiler. D’Annunzio’nun “Le Martyre de Saint Sebastien” piyesi için yazdığı müzik müstakbel oratoryo tiyatrosunun ilk basamağı, Diaghilev için yazdığı bale müziği de yeni bir devrin başlangıcı oldu.
“Nocturnes” (gece müziği), “La Mer”, (deniz), “Images” (tablolar) ve “Iberia” gibi eserlerinde büyük orkestradan teshir edici tesirler çıkarmıştır. Fakat dışarıya yöneltilen kuvvetli ve gösterişli ifade tarzından ziyade içli ve deruni bir dille meyleden tabiatı onu oda müziği ve piyano sahasına sevketti. “Préludes”, “Children’s Corner” (çocuk köşesi) ve “Masques” (maskeler) adlı eserinde, Rameau ve Chopin devirlerinden beri Paris’te duyulmayan bir müzik yarattı. Hayatının sonuna doğru idealleri Johann Sebastian Bach üzerinde temerküz etti. Bu aynı zamanda, Debussy kadar Marice Ravel’in de temsilcisi olduğu empresyonizmin sona ermesi demekti. Ispanya’da Manuel de Falla, İtalya’da Ottorino Respighi, ingiltere’de Cryill Scott, Almanya’da geçici olarak Max Reger gibi bestecilerin empresyonizmin tesiri altında bulunmalarına rağmen bu üslup Fransızların öz malı gibi kalmıştır.
Debussy gençliğinde İtalya’ya gittiği zaman César Franck, Gabriel Fauré ve “eski müziği” canlandıranlar arasında büyük rol oynamış olan Vincent d’Indy henüz sağdı. Debussy öldüğü vakit kendisiyle aşağı yukarı aynı yaşta olan Gabriel Pierné, Paul Ducas, alaycı Eric Satie ve kibar Albert Roussel gibi besteciler hayatta idiler. Debussy’nin ertrafındaki bu isimleri saymakla yüzyılımzın başlangıcındaki Fransız müzik tarihi tamamıyle özetlenmiş, hatta daha geniş bir sahanın hatları çizilmiş olur. Zira o zaman müzik, edebiyat ve resim sanatı fikri bir vahdet haline gelmişti.
Debuss’den sonra gelenler çalışmalarını başka bir temele, Rameau ve Haydn tarafından atılan temele istinat ettirerek yine sıkı formların kalıbına bağlandılar. Bunlar, bugünkü genç neslin tuttuğu yollaraa doğru çok çeşitli yönlerden yürüdüler, Debussy’nin şöhreti, bizi yeni Fransız müziğinin sadece ondan ibaret olduğu fikrine kolayca götürebilir. Onun zamanından beri onun kadar Fransız ve buna rağmen ondan çok farklı olan nesiller yetişmiştir. Fakat Debussy olmasaydı ne Darius Milhaud ve Arthur Honneger ne de günümüzün ruhundan mülhem olan ve Olivier Messiaen etrafından toplanan kimseler olabilirdi. Zira Debussy, Fransa’nın müzik alanında kendine gelmesine engel olan büyüyü bozmuştu.
Kalıcı Bağlantı
Franz Liszt
30/8/2007 -Kategori: Macar Besteciler
(23 Ekim 1811’de Raiding’de doğmuş, 31 Temmuz 1886’da Bayreuth’da ölmüştür).
Burgenland eyaletinde doğmuştu. Fakat, Macar değildi. Alman asıllı olduğu halde, Bach’a Alman, Purcell’e İngiliz, Rameau’ya Fransız dediğimiz manada Alman da değildir. ona Avrupalı dersek doğru olur. Paris, Weimar, Roma, Budapeşte veya Bayreuth olsun yaşadığı her yer onun vatanıydı. Bu yüksek ruhlu müzisyende, fazilet ve insanlık, hiçbir menfaat düşüncesi tanımayan büyük bir sanatkarlık anlayışı ile birleşiyordu. Asrının dünyasını onun gibi temsil eden başka bir kimse yoktu. Yetiştiği salonların ihtişamını umumi konser salonlarına götürdü. Virtüozluğun en parlak olduğu bir devirde, yaratıcı sanatkarın yanında icracıya da aynı mevkii sağlıyan ilk büyük piyanist Liszt’tir. Elbette onun ruhunda, beşeri büyüklüğünü teşkil eden, vakar ve tevazu gibi faziletlerin karşılığı olan VİRTUS yaşıyordu.
Küçüklüğünde Beethoven’i görmüş olan Wagner’in yakın dostu, henüz tanınmayan genç sanatkarlara yol açan Liszt, müziğin her alanında geniş görüşe sahip şahsiyetiyle asrın rehberi vasfını taşıyordu. Müzikteki partiler ve bunların kavgalarına dair dosya çoktan kapanmıştır. Lsizt’in başkanlık ettiği YENİLİK PARTİSİ uğrundaki mücadele unutulup tarihe karışmıştır. Hatırda kalan tek şey, Liszt’in başarılı teşkilatçılığı, en müspet manada siyasi bir başarı denilebilecek sosyal yardım alanındaki çalışmalarıdır. Onun sayesinde, sanatkarın toplumdaki yeri ve değeri sağlanmış, kuvvetlenmiştir. Mozart ve Beethoven’ın, sanatkarın insanlık şerefine dair arzularını Liszt tam bir cihanşümül görüşünün ilham ettiği en büyük fikirlerden biri de, sanat alanında çalışan insanın haklı talebi olan ekonomik durumunun teminat altına alınması ile, eserini yaşatma mükellefiyetinin birbirine bağlı bulunması gerektiğidir. Dahası var. Liszt tarafından kurulan ALMAN GENEL MÜZİK DERNEĞİ’nin programında sosyal esasların yanında ahlak kuralı olarak yeni müziğe yardım ödevi de ön plana atılmıştır. Elbette YENİ MÜZİK olarak, Liszt ve taraftarlarının terakkiperver fikirlerine göre yazılan eserler kastedilmekteydi.
Liszt büyük piyanistin ta kendisiydi. Onun elleri kuyruklu konser piyanosundan bugünkü imkanları çıkardı. Biz bugün bunu ancak sezebiliyor, veya çağdaşlarının sözlerinden anlayabiliyoruz. Bize kalanlar, aynı ruhtan doğan eserlerdir. Bu, yaşadığı devrin ve yakın muhitinin ruhudur. Tasvir hevesiyle dolu GENRE tablolarına benzeyen parçalarında, müzikal taklitlerinde ve salon tezyinatını andıran lirik melodilerinde bu ruh belirmektedir. Bizler bu tesirlerin bazılarından belki uzaklaşmışızdır; buna rağmen hayretimizi mucip olan bazı özellikler vardır ki, tınlama oyunları ve seslerin kaynaşması ile müzikal renkleri ve renklerin bölünmesi empresyonizmi andırmaktadır.
Piyanonun sahasını orkestra tesirlerine kadar yükselten bu renk hassasiyetinin orkestra eserlerinde de belirmesi tabiidir. Bunu Liszt’in senfonik şiirleri göstermektedir. Devrin edebiyat ve resim alanındaki cereyanlarına yakın olarak tarihi sahneleri ele alan bu tasvirlerde, Fransız romantik sanatkarı Berlioz’un, Beethoven’in senfoni fikrini değiştirerek çıkardığıtasviri program müziği fikri ŞİİR TARZINDA YAZILAN senfoniye yükseltilmişti. Bugün bazı münakaşa ve tenkidlere maruz kalan be eserler yazılmamış olsaydı dahi, müziğin ve müzisyenin sosyal durumu uğrundaki faaliyetleri, onun büyük virtüozluğu, öğretmenliği ve insanlığı da adının müzik tarihine geçmesi için kafi gelirdi. Durup dinlenmeyen bir yolcu ve sanatının yorulmaz bir elçisi olan Liszt ender görülen bir tarzda asrının adamıydı. Teşvik edici fikir ve hareketleriyle müziğe sanıldığından daha çok hizmetlerde bulunmuştur.
Kalıcı Bağlantı
Johann Sebastian Bach
30/8/2007 -Kategori: Alman Besteciler
(1685-1750)
Soyları uzun ömürlü ailelerde, bir gün doğa, öyle bir insan yaratır ki, bu insan, hem bütün atalarının özelliklerini kendinde birleştirmiş, hem de o ana kadar dağınık ve tohum halinde kalan yetenekleri kişiliğinde olgunlaştırmış bulunsun. Bach'lar gibi kuşaklar boyunca, kesilmeden süregelen çok kollu bir müzisyenler soyu dünyada ender görülmüş, hayret verici bir olaydır.
Tarihin bize öğrettiğine göre, bu köklü ailenin atası Hans Bach oğlu Weit Bach, Almanya'nın Thüringen bölgesinde bir değirmenci müzisyenmiş. O'nun en büyük tutkusu, değirmeni dönerken gitar çalmak ve şarkı söylemekmiş. Oğlu Hans Bach, hem dokumacı hem de iyi bir müzisyenmiş. O'nun da üç çocuğunun hepsi müzisyen olmuşlar. Bunlardan bir tanesi Anbrosius Bach ve eşi Elizabeth'in yedisi erkek ve ikisi kız olmak üzere dokuz çocuğu olmuştur. İşte bu ailenin son çocuğu olan Johann Sebastian Bach, 21 Mart 1685 günü Almanya'nın Eisennach ilçesinde gözlerini dünyaya açmıştır.
Ünlü Bach, öyle bir aile soyundan geldi ki, tümünün müzik içgüdüsü, sanat sevgisi ve müzik yaratıcılığı hep onda toplanmıştı. Doğduğu güne kadar üç kuşak, yani 200 yıl müzisyen yetiştiren bu ailenin en yeteneklisi, doğduğu zaman küçük, fakat sonra dünyada "Büyük Bach" diye anılacak olan Johann Sebastian Bach'tır.
Gözlerini müzikle açan minicik Bach, daha 5-6 aylıkken org ve piyano arasında emeklemiş, yürümeye başladıktan sonra da ilk işi bir piyanonun önüne oturmak olmuştu. Büyüdükçe babasının öğüt ve etk,ileri kendi çabasıyla durmadan gelişiyordu.
Küçük Bach, çocukluğundan gençlik yaşlarına kadar hep Eisenach ilçesinde yaşadı; doğduğu ev hala müze olarak durmaktadır. İlk yıllarda evinin küçük bahçesinde oynar, başını göklere kaldırarak doğayı seyreder, gökyüzünde dalga dalga yürüyen koyu bulut yığınlarını seyre dalardı. Öykülerle içli dışlı olan bu kent, bölge müzisyenlerinin de bir yurduydu. O'nun körpe ruhuna örneklik edebilecek her şey burada müzikle yoğrulmuştu.
Ataları Weit Bach'tan büyük Bach'a gelinceye kadar ailenin bütün bireyleri hep müzisyen olmuşlardır. Bunlar her sene belli bir günde aile toplantısı yaparlar ve bazen sayıları 120'ye kadar ulaşır. Bu sevinçli günde şarkı ve çalgılarla müzik bayramı yaparlar, içlernden yetişmiş bestecilerin meydana getirdikleri eserler söylenir, çalınır ve notaları bir mahzende saklanırmış.
Küçük Bach'ın saray müzik öğretmeni ve kemancısı olan babası, ona ilk müzik öğretmeni oldu. Fakat annesi 1694'te ve babası da 1695'te ölünce Bach, 10 yaşında öksüz kaldı. Ohrdruf kentinde orgçu olan ağabeyi Christoph'a sığındı ve orgu ondan öğrendi. İlkokulu pekiyi derecede bitiren, üstün müzik yeteneği ve iyi huylarıyla başta okul müdürü olmak üzere, sınıf öğretmenleri ve arkadaşları tarafından çok sevilen iyi kalpli küçük Bach, o şehirde liseye yazıldı.
Müziğe büyük bir istek ve hırsla sarıldı. Hızlı nota yazıyor ve bir usta gibi piyano çalıyordu.
Ağabeyi, her nedense onu bu hızlı ilerlemesini kıskandı ve müzikle fazla uğraşmasını istemedi. Bu yüzden eski ustaların nota albümlerini ondan saklayarak kafesli bir dolabın içine koymuştu. Bach, kitap dolabını örten kafesin aralığından albümleri almayı başarabildi. Bu notaları gece herkes uyurken 6 ay içinde kopya etti. Fakat bunun farkına varan ağabeyi, notaları elinden aldı ama baş döndürücü kuvvetli bir belleği olan Bach, onların yüzde seksenini aklında tutmuştur.
Bach,15 yaşına gelince liseden ayrıldı ve Lüneburg'a gelir gelmez hemen, ender bulunan çok güzel soprano sesiyle bir koroda şarkı söylemeye başladı. Ayrıca burada ünlü bir orgcu G. Boehm'den ders aldı ve kısa zamanda öğretmenini geride bıraktı. Buradaki kilisede yaşından umulyacak bir ustalıkla org çalmaya başladı. Klasik öğrenimi bitince Bach, Weimer'daki bir konserde O'nu dinleyen ve genç besteciyi pek seven Prens Leopold, kendisini saraydaki müzisyenler arasına aldı ve saray orkestrasında başkemancılığa, iyi bir ödenekle atandı.
Orgculuk mesleğine 18 yaşında başlamış bulunuyordu. O şehirde ilk kez okullar arası bir koro yetiştirmek ve yönetmek işi O'na verildi. Çalışkan Bach, bütün görevlerde kendine özgü karakteristik kişiliğiyle her şeye egemen oldu. Böylece yaratıcı dehasına teşkilatçı bir deha da katılmış bulunuyordu. Piyanocuların prensi ve orgcuların kralı olduğunu herkes, hatta düşmanları bile kabul ediyordu. Avrupa'da ünü o kadar çok yayılmıştı ki, Fransa'nın kral orgcusu L. Marchand, Bach'la bir müzik yarışması için Dresden iline geldiyse de, ağır bir yenilgiden korkarak ve kimseye bir şey söylemeksizin, sessizce oradan uzaklaşmıştır.
Bach, sanat gezileri sırasında bir gün Berlin'e de uğramıştı. Bunu duyan Büyük Kral II. Friederich, saraydaki orkestrasında flüt partisini çalarken birden durmuş, yüksek sesle "Büyük Bach geldi" diye ayağa kalkmış ve O'nu gezi elbisesiyle yanına almaktan onur duyduğunu söylemiştir.
1707 yılında henüz 22 yaşındayken, amcasının kızı Maria ile evlendi. Bu ilk eşinden 8, ilk eşi Maria yaşamını yitirdikten sonra, 1721'de evlendiği genç ve güzel sesli müzisyen bir kız olan ikinci eşi Anna Magdelena'dan da 12 olmak üzere toplam 20 çocuğu dünyaya geldi. Yediden yetmişe kadar müzisyen olan Bach ailesi, eskiden olduğu gibi, sık sık biraraya toplanır, kendi aralarında konserler düzenlerlerdi. Bu konserleri Bach yönetirdi.
18. yüzyılın başlangıcına kadar Almanya'da ne din, ne orkestra ve ne de opera müziği alnında adları yüzyılları aşmış ve günümüze kadar gelmiş büyük müzisyenlere tesadüf edilemezdi. Ancak Johann Sebastian Bach ve G.F. Handel iledir ki, Almanya, Avrupa'nın birinci sınıf müzik kültürü olan uluslar arasında yerini almıştır...
Kalıcı Bağlantı
Giacomo Puccini
30/8/2007 -Kategori: Italyan Besteciler
Giacomo Puccini, 1858-1924 yılları arasında yaşamış ve Verdi sonrası İtalyan operasının en büyüğü ve de son büyüğü kabul edilmiş bestecidir.
Operaları çoğu zaman aşırı melodramatik, vıcık vıcık bir duygusallıkta olmakla tenkit edilmiştir Puccini'nin. çok zengin bir hayal gücü, geniş bir yaratıcılığı yoktur, konuları, karakterleri, müzikal derinliği kısıtlıdır belki, evet. Misal nerdeyse her operası aşk için yaşayan ve aşk için ölen bir kadının etrafında döner, bir “Madame Butterfly” olsun, bir “Liu” olsun, bir “Minnie” olsun. “İl Tabarro” operasında sokak satıcısının söylediği "chi há vissuto per amore per amore si morì" (kim aşk için yaşadıysa, aşk için öldü) özetler belki bu tarzı. 12 operasının 7'si isimlerini baş kadın karakterlerden alır sonra mesela, bir sınırlılık vardır kısacası. Ama budur Puccini sonuçta, seveni de boldur.
Melodi yaratma konusunda bir numara, seyirciyi elinde tutma olayını çözmüş, bir de mükemmeliyetçi bir insandır. Oyuncularının her yaptığına karıştığı, librettolardan tutun da ışığa, perdenin iniş kalkışına kadar her şeyi obsesif bir şekilde kontrol ettiği anlatılır. Nicelik değil niteliğe prim vermiş, bir Verdi 28 tane opera bestelemişken, o 12'de kalmıştır.
Özel hayatında hafif hedonist bir insandır, av partilerinden, kadınlardan haz almış, teknolojinin yeni olanaklarına çok ilgi duymuş bir insandır. Araba kullanmış, nerdeyse İtalya'nın ilk trafik kazalarından birinde ölmekten kıl payı kurtulmuştur bu şekilde. Hayatının çalkantılarından ve o dönemin şamdan'larını süsleyen sansasyonel olaylarından biri de eşinin, evlerindeki hizmetçi kızı Puccini'yle ilişkiye girmekle suçlayıp evden kovması, buna dayanamayan kızın intihar etmesi ve ölümünden sonra bakire olduğunun anlaşılmasıdır. Aslında tam bir Puccini operasına yakışacak bir konudur bu, öyle değil mi?
Toskana'da tatlı bir kasaba olan Lucca'da doğmuş, bestecilik hayatının çoğunu Floransa yakınlarında, Torre del Lago'daki villasında geçirmiş (ki şimdi müzedir), ölümünden bir süre önce kasabada kurulan fabrikadan kaçarak Viareggio adlı yazlık beldeye gitmiş, ve de Brüksel'de 65 yaşında ölmüştür.
Tosca, Puccini'nin en sevilen eserlerinden biridir. Fransız oyun yazarı Sardou’nun “La Tosca” adlı oyunundan alınarak, “Luigi İllica” ve “Giuseppe Giacosa” tarafından metni hazırlanan “Tosca”, Puccini’nin tüm dünyada en çok beğenilen ve oynanan eserlerinin başında geliyor. İlk kez 14 ocak 1900’de Roma’da sahnelenen eser, ülkemizde ilk kez 2 nisan 1941’de Ankara’da sahnelenmiştir. “Tosca” operası, 19. yüzyıl başlarında Roma’da geçen; gerilim, korku, tutku, cinsellik, sadizim ve din olguları konularından harmanlanmaktadır.
Kalıcı Bağlantı